Mektup 4
Sydney’deki ilk aylar birçok şeye şaşkınlık içinde geçti.
Örneğin bir hafta sonu tüm aile meşhur 'Opera House’u görmeye gittik. Denize bir yarımada gibi uzanmış güzelim binayi gezdikten sonra gözlerimiz yemek yiyecek bir yer aradı. Ama birçok insanın gezindiği o yerde ne bir kafe ne bir lokanta vardı. Türkiye’de olsa, burada envai çeşit çayevi, pastane, lokanta olurdu diye söylenerek ve aç bir halde eve geri dönmüştük.
Sonra Halit Abi’ler ile yaz tatilini geçirenlerin olduğu deniz kenarında bir kasabaya gitmiştik. O upuzun sahilde 5-10 kişiden fazla insanın olmadığıni, akşam 6:00’dan sonra bir-iki yer hariç her yerin kapandığıni görünce yine hayretler içinde kalmıştık.
Aynı şekilde, Avustralya’nın en büyük kenti Sydney’de hava karardıktan sonra kente inen sessizliğe de bir türlü alışamamıştık. Annem, “bu kent, akşam olunca, kovboy filmlerindeki terk edilmiş kasabaları andırıyor” derdi.
Bu ada kıtanın uzaklığı ve yalnızlığı, alışılması en zor olan şeylerden birisiydi. Nitekim buranın tanınmış tarihçilerinden olan Geoffrey Blainey’in yazdığı kitaplardan birisinin adı da tam buna işaret ediyordu. 'Mesafelerin Zulmü' anlamına gelen 'The Tyranny of Distance', bu uzaklığın, kenarda köşede olmanın, Avustralya’nın tarihini ve karekterini oluşturduğunu söylüyordu.
Bugün bu duygu oldukca azaldı ama tamamen gitmedi. Nasıl gitsin ki? Türkiye’ye yakınlarını görmeye gitmek hala en azından 24 saat alıyor. Uzaya her yıl roketler gönderiyorlar ama, dünyanın bir ucundan diğer ucuna daha hızlı giden uçakları bir türlü yapamıyorlar.
O zamanlar İngilice konuşan Türklerin sayısı çok azdı. Fabrika müdürleri insanlara yeni veya ek bir iş vereceği zamanlar el kol işaretleri ile anlatırlardı.
Evimize yerleştikten bir süre sonra babamla Eğitim Bakanlığı dairesine giderek biz üç çocuğun okula yazılması için başvuruda bulunduk. Küçük kardeşim Uğur ilkokul çagında olduğu için hemen okula alındı. Ama, kardeşim Salih’le beni eğitim yılının ortasında okula almanın iyi olmayacağı söylendi ve İngilizcemizi ilerletmemiz için kursa yazılmamız tavsiye edildi.
Biz de evin yakınındaki Meadowbank Technical College’de Ingilizceyi konuşabilen ama ilerletmek isteyen kişiler icin hazırlanmış kurslara yazıldık. Kurslar haftada iki gece olduğundan, hem gündüzleri boş durmamak için, hem de maddi açıdan annemle babama yardımcı olmak için, eve yakın yerlerde işe başvurduk.
Ben eve çok yakın olan Plessey Telecomunications adındaki şirkete başvurduğum gün işe alındım. O zamanlar istediğin semtte, istediğin alanda hemen iş bulmak cok kolaydı.
Fabrikanın alt katındaki bir bölümde devasa makinalarda demir-çelik parçalara şekil veriyordum. Gürültülü, pis bir işti ama bana önemli birşey yapıyormuşum gibi geliyordu. Bölüm şefi benim İngilizce konuştuğumu anlayınca daha da önemli gördüğüm, bir nevi tercümanlik işine başladım.
O zamanlar İngilice konuşan Türklerin sayısı çok azdı. Fabrika müdürleri insanlara yeni veya ek bir iş vereceği zamanlar el kol işaretleri ile anlatırlardı. Benim şef günde en az iki-üç kez, “işi bırak, beni takip et” derdi. Bir Türk işçinin yanına gider, patronun söylediklerini ona, onun sorduğu soruları patrona tercüme ederdim.
Fabrikadaki işçiler beni pek sevdiler. Hele kadın işçiler, sıcak günlerde, fabrikanin bahçesine yemek molasına çıktığımızda evden getirdikleri yemekleri benimle paylaşır, “bu genç yaşta böyle İngilizce konuşmayı nereden öğrendin?” diye merakla sorarlardı.
Halimden memnundum, ama fabrikada çalıştığımı arkadaşlarıma bir türlü yazamıyordum. Bir gece, akşam yemeğinde anne-babama "Ben çalıştığım yeri arkadaşlarıma bildirmeye çekiniyorum, hatta biraz utanıyorum, ne dersiniz, yazsam mı?” diye sorduğumda, ilk cevap veren yine Salih oldu. “Hiç utanma, çalışıp para kazanmak ayıp birşey değil. Hem sen arkadaşlarının hayatında yapmayacağı birşeyi yapıyor, işçiliği öğreniyorsun, bu ne kadar farklı birşey değil mi?” deyince, yine dünyama benim görmediğim bir pencereyi açtı.

Doğru ya, ben önemli bir iş yapıyordum. Bununla gurur duymalıydım. Derken, o fabrikada sendika temsilcisi olan çok zeki, çok çalışkan Helen ile tanıştım. Sonradan öğrendim ki hali vakti yerinde bir ailenin kızı olmasına rağmen, sendikacılığa gönül verdiği için fabrikada çalışıyormuş. Beni kısa zamanda sendika üyesi yaptığı gibi, fabrikadaki işçileri de aktif üye yapmak için benden yardım istedi.
Öğlen yemeğinde yanımıza geliyor, heyecanla sendikalı olmanın ve greve gitmenin faydalarını anlatıyordu. Onun anlattıklarını da ben tercüme ediyor, sorulan soruları Helen’e iletiyordum. Tabii bazı kelimeleri anlamıyor, çevirirken, “bunun Türkçesi nedir, şimdi çıkaramıyorum, ama şöyle demek istiyor” diye çeviriyordum; ama, olsun önemli bir iş yapıyordum.
Helen’e ve kıvrak zekasına hayran olmamak elde değildi. Ne çok şey biliyordu. Sorulan her soruya detaylı ve akla yatkın cevaplar veriyordu.
Hatta birgün, sendikanın ve Helen’in örgütlemesi sonunda maaşlara zam isteyerek greve bile gittik. Grev günü sendika yöneticileri biz işçileri Lidcombe’da bir parkta topladı ve greve devam etmek gerektiğini soyledi; ama işçilerin çoğu işe geri dönme kararı aldı.
Bir yandan hüzünlü, diğer yandan heyecanlı günlerdi onlar. O zamanlar bilmiyordum ama ilk okuduğumda kendime çok yakın bulduğum Ataol Behramoğlu dizelerindeki gibiydi hayat.
“Bir yanım yanlızlık ve hüzün tiryakisi,
Bir yanım gemi azıya almaya hazır bir hayat çılgını”
