Avustralya’daki ilk günlerimiz gerçek ile rüya alemi arasında uyur gezer durumda yaşıyor gibi geçti.
Buraya geldiğimiz gün tanıştığımız aile dünya tatlısı Halit ve Şükran Adasal ile kızları Hale ve Funda oldu.
Kendi evimizi bulup kiralamadan önce bir hafta onların evinde kaldık. O küçük, ama sıcacık evde geçirdiğimiz günlerin ayrıntıları gitti ama bıraktığı duygular hala aklımda.
Bir hafta sonra onların oturduğu mahalle olan Meadowbank’da bir ev bulduk ve yerleştik.
Yerleştik ama, bu kıta adadaki Sydney şehrinde hissettiğimiz yanlızlığı anlatmaya kitaplar yetmez.
Herbirimiz kendi yanlızlığımızı yaşıyor, birbirimize fark ettirmemeye çalışıyorduk.
O günlerde ha bire ağladığımı hatırlıyorum. Mektup gelir, yeni haberleri alır ağlarım; mektup gelmez, habersiz kaldım diye ağlarım.
Beni bu durumdan, dünyada eşine az rastlanır insanlardan olan, annem Şefika kurtardı.
Birgün yine beni ağlarken gördüğünde, “İstersen Türkiye’ye geri dönelim” dedi. “Sahiden mi?” dedim. “Elbette; seni böyle üzgün görmek beni de üzüyor. Sen iste, geri gidelim” demez mi...
O an, hem annemin bu cesur çıkışına ve benim için zorlukları göze almasına sevindim, hem de tüm ailenin sorumluluğunu üzerimde hissetim, ve “Yok anne, biraz kalalım, belki bir yıl sonra geri döneriz” dedim.
Aradan kaç yıl geçtiğini söylemeye dilim varmıyor. Burada yaşamaktan mutsuz olduğum için değil, yaşım ortaya çıkmasın diye...
O ilk gunler, birçok şeye saşırarak geşti. Örneğin, babam ehliyetini değiştirmek için polis dairesine gittiğinde, ne ikamet belgesi, ne muhtardan iyi hal kağıdı istemeden, hemen işini hallettiler diye, mutlu bir şaşkınlıkla eve dönmüştü.
Sahiden de, nerede kiminle bir devlet dairesi vaya başka bir yerde işiniz olsa, verdiğiniz bilgilerin doğru olduğuna inanılır, size kredi verirken bile bu bilgileri yeterli bulurlardı.
Veya evimizin yanında olan caddedeki yaya geçidine adım atar atmaz arabaların 'zınk...' diye durması ve biz diğer kaldırıma ayak basana kadar beklemesi de bizi çok şaşırtmıştı. Kardeşimle ben, bazan tüm trafiği durdurmuş olmanın çocukça keyfiyle, iki üç kez karşıdan karşıya geçerdik.
Bu arada, mektuplar gidiyor geliyor, ve ben her seferinde biraz daha az ağlıyordum.
Bunun bir nedeni annemin konuşması ise, digeri de kardeşim Salih Murat’ın bir akşam üstü verdiği nasihat oldu. Benim melankolik halimden bıkmış gibi degil de, gayet anlayışlı bir şekilde, “Bak Özen; Adana ve oradaki arkadaşların geride kaldı. Buradaki yeni hayata ve buradaki insanlara alışmazsan yalnız kalırsın, daha çok mutsuz olursun. Artık yüzünü asmayı, tek başına olmayı bırak. İnsanlara gül, yeni arkadaşlara kapını aç” dedi.
Bu sözleri söyleme şekli, benden iki yaş küçük olmasna rağmen, sanki benden büyükmüş gibi konuşması beni öylesine etkiledi ki, o gün benim için yeni bir dönüm noktası oldu.
