Mektup 5
Sydney’de fabrikadaki iş noelden bir hafta önce son buldu. O yaz tatilinin çoğunu kardeşlerimle bizim mahalleye cok yakın olan Ryde yüzme havuzuna giderek geçirdik. Sonra Salih Marsden Lisesine ben de Riverside Girls High school adındaki kız lisesine yazıldım.
Okulda ilginç bulduğum ilk şey 11 ve 12 sınıf oğrencilerin sadece 6 ders alması ve bunlardan bir tek İngilizce dersinin mecburi olması idi. Ayrıca okulun ilk günlerinden aklımda kalan bir olay var ki Avustralya’nın nasıl bir ülke olduğuna da işarettir. Tarih dersinde öğrencilerden birisi öğretmene ‘’ben sizinle aynı fikirde değilim “ dedi. Ben, şimdi ne büyük azar işitecek, arkadaşlarının arasında mahcup olacak diye düşünürken öğretmen “ Neden böyle düşünüyorsun?” diye sorup tüm sınıfı tartışmaya davet edince hayretler içinde kaldım. Demek bu ülkede sınıfda bile düşünce özgürlüğü vardı
Okul, tarihi binaları ile çok güzeldi. Ayrıca Huntleys Point’de Parramatta River üzerinde olması da bahar aylarında ayrı bir güzellikti ama ben çok yanlızdım. Kızlar pek cana yakın değillerdi ben de ilk adımı atma konusunda pek gururluydum. Neyseki bu durum kısa zamanda değişecekti.
Babam birgün Halit Adasal ile konuşurken Viktorya eyaletinde Shepparton isimli çiftçiliğe cok yatkın bir kasaba olduğunu öğrenince oraya taşınmanın daha iyi olacağını söyledi. Annem karşı çıktı. Babama ‘’Özüm ( babamın adı İsfendıyar idi ama annem hep Özüm derdi) ‘’Biz orada yapamayız’’ dedi olmadı ‘’Sen mahalle takımını Olimpiyatlara çıkarmaya çalısıyorsun’’ dedi olmadı. Sonunda biz yılın ortasında Shepparton’a taşındık. Ve ben daha cana yakın çocukların olduğu Shepparton High School’a başladım.
O yıl İngilizce dersinde Shakespeare’in Hamlet adındaki oyunu ve Charles Dickens’ın İki Sehrin Hikayesi’ni okuduk. Hamlet’de cok zorlandım ama Dickens’da hiç öyle olmadı cünkü daha 2yıl önce annemin kitaplığından seçerek okuduğum kitaplardan birisi tam da bu kitapdı ve çok severek okuduğum için anneme kitapla ilgili bir dolu soru sormuştum. Zaten kitap konusundaki ödevimi yazarken annemin fikirlerine başvurmustum.
Orada 20 kadar Türk ailesi vardı. Orada yaşayanların çoğu 35-40 yaşlarında ilk veya orta okulda çocukları olan ailelerdi. Hem annemle babam onlardan daha yaşlı olduğu için hem annemle babamın sohbetini sevdikleri için bizim evde sürekli misafir oluyordu. Çok güzel çok keyifli insanlar tanıdık. Benim bugün hala yakın arkadaş olduğum Nilgün Olcayöz ile Aysen’i de orada tanıdım.
Ayrıca Melbourne’de oturduğunu öğrendigimiz, babamın Adana’dan tanıdığı Bayraklı ailesiyle buluşmak, Turgay Tülay ve Mine ile arkadaş olmak ne güzeldi. Sonra ilkönce Turgay evlendi ve eşi Nuran’la bizi ziyarete geldi böylelikle Adana’dan bir arkadaşımız daha oldu. Ardından Tülay benim Seyhan Işık’dan okuldaşım Melih Erdem’le evlendi. Şimdi hepsi torun sahibi....
Evimiz kasabadan 20km uzaklıkta Tatura adındaki köye yakındı. Her tarafından rüzgar giren eski tahta bir evdi ama salondaki kocaman şömine bize çok güzel geliyordu. O çok soğuk kış gecelerinde şöminenin etrafında oturup hep beraber televizyonda birşeyler izlemek, izlerken anneme filmi tercüme etmek, reklamlarda çay bardaklarını kimin yeniliyeceğinin münakaşasını yapmak sararmış defter sayfalarında kalan, kurşun kalemle yazılmıs anılar gibi
Bu köy hayatı bizi birbirimize daha yakınlaştırmıştı ve ben bundan büyuk bir zevk alıyordum.
Bu arada babam arazi kiraladı trakör satın aldı ve resmen çiftçiliğe başladı Bu yetmez gibi kısa bir süre sonra kurulan Türk Çiftçileri Derneği’nin de başkanı oldu. Oradaki yetkilier bu girişimi öylesine desteklediler ki 2 saat uzaklıkta olan Melbourne’dan bugün hala arakadaş olduğum sosyal görevli Günay’ı gönderdiler. Günay, Türk çiftçilere dernek kurmanın ne anlama geldiğini kuralların ne olduğunu anlatıyor birçok konuda bilgiler veriyordu.
Ailede babam hariç hepimiz üzülerek oraya taşınmıştk ama Shepparton’daki günler yeni okulum ve yeni arkadaşlarım ile hiç de fena geçmiyordu.
