Mektup yazmayalı kaç yıl oldu bilmiyorum. Ama, mektup yazdığım yıllara ait güzel kalemleri ve işlemeli, renkli mektup kağıtlarını hala saklıyorum. Hatırlıyorum, kirtasiye dükkanlarında bazıları İtalya’da üretilmiş o güzelim, pahalı mektup kağıtları, kalemler, kart postallar arasında kolaylıkla bir-iki saat geçirirebilirdim.
Mektup yazma alet adevatlarını doğruca seçtikten sonra mektup yazmaya da özel bir zaman ayırmak gerekirdi. Okula, daha sonraları işe gitmediğim bir gün sıcak bir çay bardağı eşliğinde yazı masasına oturup hangi arkadaşıma hangi mektup kağıdını kullanacağıma karar verip başlardım yazmaya.
Başka kıtalarda, başka mevsimlerde, çok farklı dünyalarda yaşayan sevdiklerime buradaki hayatı, özlemlerimi anlatırdım.
Sonra, mektuplar çantada, yürüyerek postaneye gider, artık arkadaş gibi olduğum postacıdan en son çıkan güzel pulları ister, onları tek tek yapıştırıp, mektupları, yine tek tek son bir kez bakarak posta kutusuna atardım. Bundan sonra, o uzak diyarlardan gelecek mektuplarn beklentisi başlardı.
Mektubumun başka kıtalara gitmesi 7 gün, yanıtın gelmesi de bir diğer 7 gün, hadi mektuba yanit vermek icin de birkaç gün geçmişse, mektubun karşılığının elime ulaşması 15-20 gün alırdı.
Hergün, mektup kutuları ne büyük bir heyecanla açılır, hele de özellikle, el yazılı bir zarf varsa heyecan nasıl hoş bir mutluluğa dönüşürdü.
Avustralya’daki 70’li yılların ikinci yarısı ve 80’li yılların hepsi böyle geçti.
Sonra, 90’lı yılların ikinci yarısında, birgün Richard eve bilgisayar getirdi. Bana bir email hesabı açabileceğini, artık mektupları email yoluyla yazabileceğimi söyledi.
İlk tepkim, "kesinlikle hayır" demek oldu. Mektup yazmanın da bir adabı, bir özelliği vardı. Ben kalemlerimden, mektup kağıtlarımdan vazgeçemezdim. Mektubun göze hitap eden görüntüsü, kulağa müzik gibi gelen sayfaların hışırtısı ve bir kokusu vardı. Bunlar olmadan mektup yazılamazdi.
Ancak, zaman denilen ve o hızla akıp giden şey değişimi, gelişmeyi getirirken, geçmişi ve geçmişe ait herşeyi beraberinde sürüklüyor. Bilinmez bir kuyunun derinliklerine atıyor seni. Yenilikle başbaşa bırakıyor. Sonra, ‘istesen de istemesen de, benim dedigim olacak ve sen bana ayak uyduracaksın’ diyordu. Sonunda, adı gelişmişlik olan teknolojiye ben de yenik düştüm ve bilgisayarın eve gelmesinden birkaç ay sonra email hesabı açtırdım.
Artik email yoluyla yazdığım mektubun yanıtı aynı günün akşamı veya ertesi gün geliyordu. Aman bu sürat ne kadar hoştu! Sanki karşılıklı konuşur gibi oluyordu. Ama bu hız, mektupların içeriğini değiştirmeye başladı. Bekleme süresi azalirken, heyecan da azaldı, söyleyecek şeyler de…
Şimdi email de yazmıyorum. Artık iki saniyede alıcıya ulaşan, iki satırlık SMS mesajları yazılıyor. Herşey bu kadar hızla yapıldığında bizlerin daha cok zamanı olacak deniliyordu. Tam tersi oldu. Artık ortak bir zamansızlık içinde yaşıyoruz.
Şimdi bu mektuplar yoluyla ve Proust’un kitabının isminden araklayarak, mektuplar ve çektiğim fotoğraflar yoluyla “Kayıp Zamanın Peşinde” gidelim diyorum. Sadece romantik bir şekilde gecmişe bakmak için degil, belki bugünü daha iyi anlayabilmek icin….
