Bugün şiirlerdeki mektuplardan söz etmek istiyorum. Şiir ve mektup deyince ilk akla gelen, Nazım Hikmet’in mektupları elbet. Bilenler bir kez daha, bilmeyenler ilk kez bu muhteşemliğe tanık olsun, tane tane dizilen kelimelerin dünyasında insana umut, heyecan, yaşama zevki veren duyguları kucaklasın diye...
Tek başına bir hücreye atıldığı zamanı anlatan 'Bir Cezaevinde Tecritteki Adamın Mektupları' şiirinden:
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi,
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime,
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski,
acıklı hikâyelerdeki
yalınayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak,
kırmızı, küçücük burnunu çekerek,
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim,
onun bu an
böyle zayıf,
böyle hodbin,
böyle sadece insan oluşu.
Böylesine net, böylesine güzel anlatılmış dizeleri burada yaşadığım ilk aylarda biliyor olsaydım eminim büyük bir teselli bulurdum, Nazım’ın alçakgönüllü bu tavrından mutlaka etkilenirdim.
Bu mektubun son dizelerindeki ses uyumu, muzik ise, öğrendigimde yıllarca aklımdan çıkmayacaktı.
Ben,
ben içerdeki adam,
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla,
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...
İlerleyen yaşla birlikte çocukluk günlerinin ince sazı sadece suzinak değil, diğer tüm makamlar ile insanın kapısını çalıyor sanki, "beni unutma" diyor.
