Mektup 6
Acayip Meyva
Bugün sanatın gücü ve güzelliğinden bahsetmek istiyorum. Nedeni, geçen gün okuduğum Review dergisinde benim çok severek dinlediğim 'Strange Fruit' şarkısının 80. yılı olması dolayısıyla yazılan yazı.
Yıllardır dinlediğim bu şarkının hikayesini bu yazıdan öğrendim.
İnsanın dinlerken tüylerini diken eden 'Acayip Meyve' şarkısının başlangıcı 1935. O yıl daha önce defalarca yapıldığı gibi, 2 siyah linç edilerek öldürülür. Sonra da bu cansız iki vucudu ağaca asarlar. Olayı izleyen bir fotoğrafçı bunun resmini çeker. Sonra inanılmaz birşekilde, bunu kartpostal yapar ve satmaya başlar. İnsanlar da para vererek bunu satın alırlar.
İşte bu kartpostallardan birisi Yahudi komünist öğretmen Abel Meeropol’un eline geçer. Meerepol kulaktan kulağa duyulan, ama haberlere konu olmayan bu olayı ilk kez resim halinde görünce öylesine etkilenir ki 'Bitter Fruit' adını verdiği şiiri yazar.
Southern trees bear a strange fruit,
Blood on the leaves and blood at the root,
Black bodies swinging in the southern breeze,
Strange fruit hanging from the poplar trees.
Güneyin ağaçları tuhaf bir meyva veriyorYapraklarında kan köklerinde kanGüneyin rüzgarında sallanan siyah vucutlarKavak ağaçlarından sarkan bir tuhaf meyva.Meerepol aynı zamanda müzisyen de olduğu için notalarını da yazar. Ve 1937 yılında siyahların haklarını savunmak için düzenlenen bir protesto mitinginde söyler.
Bu şiir ve şarkı o zamanki solcu Öğretmenler Sendikası’nın dergisinde yayınlanır ve yıldızı yeni parlamakta olan Billy Holiday’in eline geçer. Holiday bunu plak yapmak ister ama büyük plak şirketi buna cesaret edemez. Şirketin çıkardğı plakların satmamasından korkarlar. Holiday de bunu daha küçük ve daha cesur olan Commore Records adındaki şirkete götürür ve plak yapılır.
İyi kalpli bir öğretmen ile cesur bir şarkıcı ve plak şirketinin birlikte ülkenin gidişatını daha iyiye çevirmesi.
Şarkı kısa zamanda en çok satanlar listesine girdiği gibi insanlara güç verir ve siyah hareketinin başlangıcı olur.
Daha sonra Atlantic Records şirketini kuran ve siyah müzisyenlere fırsat tanıyan meşhur Ahmet Ertegün bu şarkıyı ‘Declaration of War’ (Savaşın Beyanı) olarak tanımlar.
İşte sanatın gücü: siyah olmadığı halde onların acısını yureğinde hisseden yetenekli ve iyi kalpli bir öğretmen ile cesur bir şarkıcı ve plak şirketinin birlikte ülkenin gidişatını daha iyiye çevirmesi.
Şarkıyı Billie Holiday veya Nina Simon’dan dinleyince sanatın bu inanılmaz gücünü, insan, yüreğinin ortasında hissediyor.
Bu arada dönemin enfes siyah şarkıcıları ve müzsyenlerini anlatan Beyonce’nin Etta James’i Adrian Brody’nin plak yapımcısı Leonard Chess’i oynadığı Cadillac Records adındaki filmi bulursanız mutlaka izleyin.
Müzik olmasa, ama ille de Amerikalı siyahlarının acılarını anlatmak için başlattığı bir nevi ağıt türündeki Blues şarkıları olmasa, dünya renksiz ve yoksul bir yer olurdu.
Yazarın söylediği gibi, “Feeling blue is expressed in songs whose verses lament injustice or express longing for a better life and lost loves”.
Şarkının benim için bir de Avustralya bağlantısı var. Yıllar önce SBS Radyosu yönetimi haftada bir gün, akşam programında 1 saatlik bir müzik bölümü ayrıldığını ve bunun gönüllü yapılacağını belirterek ilgili kişilerin başvurmasını istedi. Programı kısa bir süre için bana verdiler. İşte bu şarkı, ilk kez o programa hazırlanırken SBS Music Library’de karşıma çıkmıştı.
Bu arada, geçen aksam Nauru adasındaki çocuklara reva görülen eziyetli yaşamı televizyon programında izledim. Tam anlamıyla içim yandı. Atasözünün dediği gibi "insanın insana yaptığını akrep bile yapmaz".
Programı izlerken Nazım Hikmet’ın taa 1937 yılında İspanya İç Savaşı’nda Franko faşizmine karşı Madrid kapısını bekleyen asker için yazdığı şiir geldi aklıma. Sadece bir kısmını burada yazacağım
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
Adımı duymadın ve hiç duymayacaksın.
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim
Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
İnsanoğulları daha ne kadar büyük
Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
Yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
Güzel gözlerindedir
Madrid kapısındaki nöbetçimin.
İste tam onun söylediği gibi, ne kadar güzel şey varsa o çocukların gözlerindeydi.
