Mektup 7 Tercumanlık
Nüfusu bini geçmeyen Tatura köyüne yakın çiftlik evinde bir yıl kaldıktan sonra o zaman 20 bin nüfuslu Shepparton’a taşındık. Yeni ev, hayatımıza yenilikler getirdiği gibi arkaşlarım Nilgün ve Aysen’e daha yakındım.
Okul bittiğinde hem sene sonu sınavlarında yüksek puan alamadığım için, hem ailemden uzak Melbourne’de okumak istemediğim için Shepparton’da iş aramaya başladım ve sonunda Technical College’de kütüphane memuru olarak iş buldum. Okuldaki öğrencilere kitaplarla ilgili yardımcı olmak ve bunu yaparken yeni kitaplar tanımak, bütün gün kitapların arasında olmak çok hoşuma gidiyordu. Avustralya edebiyatıyla tanışmam da bu iş sırasında oldu.
Bu arada tanıdığım Margo adındaki bir öğretmen yoluyla yeni kurulan Shepparton Arts Society adındaki Sanat Derneği’ne üye oldum. Oradaki ilk sanat etkinliğimiz Melbourne’den bir grup opera sanatçısını Shepparton’a getirerek bir konser düzenlemek oldu.
Bu aralarda tanıdığım bir İtalyan fotoğrafcının girişimi sonucu da Shepparton Multicultural Society adında bir de çokkültürlü dernek kuruldu. Bir Yugoslavya ve bir de Yunanisan asıllı üye ile sadece 4 kişiydik. ama iyi şeyler yapacağımızdan emindik.
Nitekim Sydney’deki işyerinde başlayan gönüllü tercumanlık orada da devam etti. Doktor, avukat veya herhangi bir hükümet dairesi ile işi olan kişiler beni yanlarında götürüyorlardı.
Birgün, benden büyük bir kadın, doktordaki randevusuna beraber gitmemizi istedi. Doktor bizi odasına aldıkan sonra karın ağrısından sikayetçi olduğunu söyledi. Doktor oradaki yatağa uzanmasını istedi ve ‘’karnını aç bakayım’’ dedi. O, tepki gösterip ‘’Valla kızım benim karnımı kocamdan başka kimse görmedi bundan sonra da göremez’’ dedi. Ben bu sözleri tercüme ederken, doktor kızacak, ‘’o zaman beni meşgul etme’’ diyecek diye tasalanırken gayet sakin ‘’peki o zaman gidip bir doktor kadın bulayım’’ dedi ve sahiden de biraz sonra bir kadın doktorla içeri girdi.
Ben bir kez daha Avustralya’daki insanların kibarlığı ve anlayışına hayran oldum. Babamın da burada en sevdiği şeylerden biri her yerdeki insanların bu kibarlığı ve sakin davranmasıydı.
Bir başka tercumanlık deneyimi de yine hem komik hem beni zor durumda bırakan bir deneyim oldu. Birgün benden 5 veya 6 yaş büyük bir çift kapımızı çaldı ve genç adam arabayı süratli kulllanmaktan aldığı cezayı mahkemede savunacağını, beni de tercuman olarak götürmek istediğini söyledi. Ben hiç mahkemeye çıkmadım, yapamam dediysem de dinlemedi.
Annem de ‘’sen yaparsın, çekinme’’ deyince mahkeme günü düstük yollara. Mahkemeye girdik, arkalarda bir yere oturup sıramızı beklemeye başladık ama benim kalbim heyecandan daha hızlı atıyordu. Saece bu ülkede İngilizce olarak değil hayatımda ilk kez mahkemede hakim önüne çıkacaktım. Ciddi bir suç yoktu orada ama olsun bu adamın o zamanlar büyük bir para olan 100 doların üzerindeki cezayı alıp almaması biraz da bana bağlıydı.
Sıramız gelip hakimin önüne çıktığımızda bize sorulan ilk soru “O gün akşam üzeri limiti saatte 60 km olan yolda neden 100 km hızla gidiyordun?”oldu.
Ben, sesim biraz titreyerek, ama sorunun çok kolay olduğuna sevinerek tercüme ettim. Cevap aynen şöyle başladı: ‘’Hakim Bey, o sabah bir baş agrısıyla uyandım. Kahvaltıda çocuklar vıyak vıyak, karım vıdıvıdı başımın etini yediler. Bu gürültü arasında evden sinirle çıktım ve işe gittim’’ Bu girişin ardından işyerindeki problemleri anlatmaya başlayınca hakim sözünü kesti, şaşkınlık içinde bana bakarak ‘’Bu kadar uzun ne anlatıyor?’’ dedi. Ben daha da büyük bir şaşkınlık ve korku halinde vıdıvıdı, viyak viyak gibi sözleri nasıl çevireceğim diye düşünerek ‘’sabah baş ağrısı ile kalkmış’’ diye başladım anlatmaya, ama doğrusu bunun nasıl bir savunma olduğunu ben de merak ediyordum. Benim terler dökerek anlatmamı bir süre dinleyen hakim yeter diyerek savunmamızı reddetti ve 4 hafta içinde cezanın ödenmesini istedi.
Oradan yenilmiş olarak çıkıp arabaya bindik. O ve karısı önde, ben arkada sessiz sedasız ve yine sürat limitine pek aldırmayarak eve dönerken ‘’Yahu Özen, sözlerimi biraz daha iyi tercüme etsen kurtulmuştuk ama canın sağ olsun’’ diye teşekkür etti.
Bu arada, tüm dünyada olduğu gibi Shepparton’da da bir diskotek açıldı. Salih’ın Melbourne ziyaretlerinde tanıdığı iki güzel kardeş, bugün hala arkadaşım olan Ümit ve Haluk, Aysen ve Nilgün, Salih ve ben hafta sonları distoteğe gidiyorduk.
Viktorya eyaletinin bir kasabasında yaşıyan bir grup gençtik, hayat güzeldi ve geleceğimiz vaatlerle doluydu. Daha neler görecektik, neler.
